Van Gogh’un Ağaç Kökleri: Toprakla Mücadele mi, Birlikte Varoluş mu?

Bir ağacın kökleri yalnızca toprağa tutunmaz; onunla mücadele eder, ona uyum sağlar ve zamanla onu değiştirir. Vincent van Gogh’un yaşamının son gününde resmettiği Ağaç Kökleri, bu açıdan bakıldığında yalnızca bir doğa resmi değil, yaşam ile çevre arasındaki kadim ilişkinin güçlü bir anlatısına dönüşür.

Vincent van Gogh’un 1890 tarihli Ağaç Kökleri (Tree Roots) tablosuna ilk kez baktığımızda, alışılmış anlamda bir manzarayla karşılaşmayız.

Ufuk neredeyse yoktur. Gökyüzü görünmez. Gözümüzü uzaklara götürecek bir perspektif de bulunmaz.

Bunun yerine kökler, gövdeler, yapraklar ve toprak birbirine karışmış halde bütün tuvali kaplar. Kökler kıvrılır, yön değiştirir, birbirlerinin arasından geçer ve yer yer topraktan dışarı çıkar.

Resmin karşısında biraz daha uzun durduğumuzda insanın aklına ister istemez bir soru gelir:

Bu kökler toprağa mı tutunuyor, yoksa toprakla mı mücadele ediyor?

Kök ve toprak

Bir toprak bilimci için kök ile toprak arasındaki ilişki son derece ilginçtir.

Kök büyümek ister. Fakat içinde ilerlediği toprak homojen ve sınırsız bir ortam değildir.

Karşısında mekanik direnç vardır.

Taşlar vardır.

Farklı büyüklüklerde ve süreklilikte gözenekler vardır.

Suyun ve oksijenin eşit olmayan dağılımı vardır.

Kök bütün bunların arasında kendisine bir yol bulmak zorundadır. Bazen daha büyük bir gözenekten ilerler, bazen bir çatlağı takip eder, bazen önündeki engelin çevresinden dolaşır. Uygun bir ortam bulduğunda dallanır; koşullar değiştiğinde yönünü değiştirir.

Bu nedenle hiçbir kökün biçimi rastlantısal değildir.

Kökün biçimi, bir bakıma içinde yaşadığı toprağın hikâyesidir.

Van Gogh’un resmindeki kıvrılmış, düğümlenmiş ve yer yer açığa çıkmış köklere bu gözle baktığımızda tablo farklı bir anlam kazanmaya başlar.

Karşımızda yalnızca ağaç kökleri değil, çevresinin koşulları içerisinde yaşamaya çalışan bir organizmanın bıraktığı izler vardır.

Fakat mücadele tek yönlü değildir

Toprak kökü biçimlendirir.

Ama kök de toprağı değiştirir.

Büyüyen kökler toprağın gözenek sistemini etkiler. Ölen köklerin bıraktığı kanallar zaman içerisinde suyun, havanın ve başka köklerin hareket edebileceği biyogözeneklere dönüşür. Kök salgıları ve köklerin çevresindeki yoğun mikrobiyal faaliyet agregat oluşumunu ve toprağın yapısal özelliklerini etkiler.

Böylece başlangıçta bir mücadele gibi görünen ilişki giderek başka bir şeye dönüşür:

Karşılıklı biçimlenmeye.

Toprak köke direnç gösterir; kök bu dirence uyum sağlar.

Kök toprağın sunduğu yolları kullanır; fakat zaman içerisinde kendisi de yeni yollar oluşturur.

Toprak kökü değiştirirken kök de toprağı değiştirir.

Belki de doğadaki pek çok ilişkiyi yalnızca “mücadele” kavramıyla açıklayamamamızın nedeni budur.

Yaşam çoğu zaman çevreyi yenmekten çok, çevreyle ilişki kurabilme yeteneğidir.

Van Gogh köklerde ne görüyordu?

Burada sanatçının niyeti hakkında ihtiyatlı olmak gerekir.

1890 tarihli Ağaç Kökleri tablosuna bugün baktığımızda gördüğümüz anlamların tümünü Van Gogh’un bilinçli olarak resme yerleştirdiğini söyleyemeyiz.

Fakat elimizde olağanüstü bir ipucu vardır.

Van Gogh, bu tablodan yaklaşık sekiz yıl önce de ağaç kökleri üzerinde çalışmıştı.

1 Mayıs 1882’de Lahey’den kardeşi Theo’ya yazdığı mektupta, kumlu toprak içindeki ağaç köklerini çizdiğini anlatır. Fırtına tarafından kısmen yerinden sökülmüş olmasına rağmen toprağa bütün gücüyle tutunan köklerden söz eder.

Ve bu görüntüyle neyi anlatmaya çalıştığını açıkça ifade eder:

“Yaşam mücadelesinden bir şeyler ifade etmek istedim.”

Daha da anlamlı olan, Van Gogh’un bunu doğaya sonradan yüklediği felsefi bir sembol olarak görmemesidir. Doğaya mümkün olduğunca sadık kalmaya çalışırken bu “büyük mücadelenin” çizime adeta kendiliğinden girdiğini söyler.

Demek ki Van Gogh için kök, en azından yalnızca botanik bir yapı değildir.

Kök aynı zamanda tutunmanın görüntüsüdür.

Sekiz yıl sonra köklere dönüş

1890 yazında Van Gogh Auvers-sur-Oise’dadır.

Ve yaşamının son gününde yeniden köklerin karşısına geçer.

Van Gogh Müzesi’nin değerlendirmesine göre Ağaç Kökleri, sanatçının 27 Temmuz 1890 sabahında üzerinde çalıştığı son eserdir. Tablonun bazı bölümlerinin tamamlanmamış olması da dikkat çekicidir.

Aynı günün akşamında Van Gogh kendisini göğsünden vurdu. İki gün sonra, 29 Temmuz’da, kardeşi Theo yanında olduğu halde yaşamını kaybetti.

Bu bilgi, Ağaç Köklerine baktığımızda görmemizi neredeyse kaçınılmaz biçimde değiştirir.

Fakat burada tehlikeli bir kolaycılığa düşmemek gerekir.

Bu resmi yalnızca “intihar etmek üzere olan bir insanın son resmi” olarak görmek, belki de eserin anlamını daraltır.

Çünkü Van Gogh’un kendi sözlerinden biliyoruz ki kök onun için yalnızca kopuşu değil, aynı zamanda tutunmayı temsil edebiliyordu.

Ve böylece tablonun önünde çok daha zor bir soru beliriyor:

Toprağa tutunmak ile topraktan kopmak arasındaki sınır nerededir?

Toprak hasım değil, hısımdır

Bir kökün toprağın içinde ilerlemesini “mücadele” olarak tanımlayabiliriz.

Toprak köke mekanik direnç gösterir. Kökün ilerleyebileceği yolları sınırlar. Suyun ve oksijenin dağılımı kökün yaşam alanını belirler.

Fakat burada bir paradoks vardır.

Kökün mücadele ettiği toprak aynı zamanda onu yaşatmaktadır.

Su oradadır.

Besin elementleri oradadır.

Mikroorganizmalar oradadır.

Ve ağacı ayakta tutan fiziksel ortam yine oradadır.

Kök, kendisine direnç gösteren şeye aynı zamanda muhtaçtır.

Belki Ağaç Köklerinin bize düşündürebileceği en güçlü fikirlerden biri budur.

Yaşam her zaman engellerin ortadan kalkmasıyla mümkün olmaz. Bazen yaşam, organizmanın bu engeller karşısında geliştirdiği uyum sayesinde biçimlenir.

Kökün kıvrılması başarısızlık değildir.

Önündeki engelin çevresinden geçebilmesidir.

Dallanması kararsızlık değildir.

Su ve besin elementlerini aramasıdır.

Bir çatlağın içerisine yönelmesi tesadüf değildir.

Çevresindeki dünyanın sunduğu bir fırsatı değerlendirmesidir.

Bu nedenle kökün bugünkü biçiminde geçmişte karşılaştığı çevrenin izleri vardır.

Kökün morfolojisi aynı zamanda yaşadığı çevrenin hafızasıdır.

Toprak da hafızaya sahiptir

Aslında toprak bilimciler olarak toprağa baktığımızda benzer bir şeyi yaparız.

Bir toprak profilini açtığımızda yalnızca bugünkü toprağı görmeyiz.

Horizonlara, renklere, agregatlara, kök kanallarına, kil birikimlerine, karbonatlara ve diğer pedojenik özelliklere bakarak geçmişte gerçekleşmiş süreçleri anlamaya çalışırız.

Toprak bir anlamda geçmişini kendi bünyesinde saklar.

İklimin, organizmaların, ana materyalin, topoğrafyanın ve zamanın izleri onun morfolojisine işlenmiştir.

Bu nedenle yaşlı bir ağacın açığa çıkmış kökleri ile bir toprak profili arasında düşündüğümüzden daha fazla benzerlik vardır.

Her ikisi de zamanın kaydını tutar.

Biri yaşamın çevreye verdiği cevabı, diğeri çevrenin zaman içerisinde geçirdiği dönüşümü gösterir.

Ve ikisini birbirinden tamamen ayırmak zaten mümkün değildir.

İnsan da kök gibi midir?

Tam bu noktada Van Gogh’un resmi botanikten ve toprak biliminden çıkarak insana yaklaşmaya başlar.

İnsan da boşlukta yaşamaz.

Bir coğrafyanın içine doğar.

Bir toplumun, kültürün ve tarihin içinde büyür.

Ekonomik koşullar, aile, eğitim, iklim, yaşadığı yer ve yaşadığı çağ onun önündeki olanakları ve sınırlamaları belirler.

Tıpkı kökün karşısına çıkan toprak gibi.

Fakat insan da yalnızca çevresinin biçimlendirdiği pasif bir varlık değildir.

Çevresini değiştirir.

Yeni yollar açar.

Kendisinden sonra gelenlere bazen yeni imkânlar, bazen de yeni engeller bırakır.

Bu nedenle insan ile çevresi arasındaki ilişki, kök ile toprak arasındaki ilişkiye benzer:

Çevre bizi biçimlendirir; biz de çevremizi biçimlendiririz.

Belki insan yaşamını yalnızca çevreye karşı verilen bir mücadele olarak görmek bu nedenle eksiktir.

Asıl mesele çevreyi yenmek değil, onun içerisinde yaşanabilecek bir yol bulabilmektir.

Son sabah

2020 yılında eski bir kartpostal üzerinde çalışan araştırmacılar, Auvers-sur-Oise’da Van Gogh’un Ağaç Köklerini yaptığı düşünülen yeri belirlediler. Resim, 1900–1910 yıllarına tarihlenen kartpostal ve günümüzdeki yamaç karşılaştırıldığında Van Gogh Müzesi buranın doğru yer olmasını “yüksek derecede olası” buldu.

Bu keşif tabloyu daha da etkileyici kılıyor.

Çünkü artık karşımızdaki köklerin yalnızca Van Gogh’un zihninde yaratılmış semboller olmadığını daha iyi biliyoruz.

Bir yol kenarında, gerçekten oradaydılar.

Van Gogh o sabah onların önünde durmuştu.

Onlara bakmıştı.

Ve resmetmeye başlamıştı.

Sekiz yıl önce köklerde “yaşam mücadelesini” gören bir sanatçının, yaşamının son sabahında yeniden köklerin karşısında olması elbette insanı düşünmeye zorluyor.

Fakat Van Gogh’un o sabah ne düşündüğünü bilmiyoruz.

Belki 1882’de çizdiği kökleri hatırladı.

Belki hatırlamadı.

Belki kendi yaşamını düşündü.

Belki de yalnızca önündeki olağanüstü renkleri, biçimleri ve çizgileri gördü.

Bunu hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğiz.

Ve belki de bilmememiz gerekir.

Çünkü büyük sanat eserleri bazen bize cevap vermekten çok, üzerinde düşünmeye devam edeceğimiz sorular bırakır.

Ağaç Kökleri de onlardan biri olabilir.

Toprağa baktığımızda bir engel mi görürüz, yoksa yaşamın mümkün olduğu ortamı mı?

Kök toprağa karşı mı mücadele etmektedir, yoksa onunla birlikte mi yaşamaktadır?

Belki ikisi arasında bir seçim yapmak gerekmiyordur.

Çünkü kök toprağa karşı mücadele ederken ona tutunur; toprak kökü sınırlandırırken onu besler; kök kendisine bir yol ararken toprağı değiştirir.

Ve belki yaşam dediğimiz şey de tam olarak budur:
Bizi sınırlayan dünyanın içinde kendimize bir yol bulmak, ona tutunmak ve geçerken onu biraz değiştirmek.


Kaynaklar ve ileri okuma

Van Gogh Museum. Tree Roots, 1890 ve Van Gogh in Auvers koleksiyon ve sergi bilgileri. Amsterdam: Van Gogh Museum.

Van Gogh, V. (1882). Letter 222: To Theo van Gogh, The Hague, 1 May 1882. Vincent van Gogh – The Letters. Van Gogh Museum & Huygens Institute.

Van Gogh Museum. (2020). Annual Report 2020. Van Gogh’un Tree Roots eserinin yapıldığı yerin belirlenmesine ilişkin araştırma.

Van Gogh Museum. Van Gogh in Auvers: His Final Months. Van Gogh’un Auvers-sur-Oise’daki son dönemine ilişkin koleksiyon ve araştırma materyalleri.